Güney Kore Bilim Gezisi

4-14 Ağustos 2017 tarihlerinde Türk Hava Yolları sponsorluğunda Güney Kore Bilim Gezisi düzenliyoruz.

8 Üniversite öğrencisini Güney Kore’ye götürerek, dünyanın en iyi üniversitelerini gezecek, bilim insanlarımızı ziyaret edeceğiz ve dünyanın en büyük teknoloji şirketlerini yerinde inceleyeceğiz.

Geçtiğimiz yıl Japonya Bilim Gezisi düzenlemiştik ve muhteşem deneyimler yaşamıştık.

Bu yıl da Güney Kore Bilim Gezisi’ni organize ediyoruz.

10 günlük gezi programında Samsung gibi dünya devi şirketler gezilecek, dünyaca ünlü üniversitelerin kampüsleri ve laboratuvarları incelenecek olup ayrıca Güney Kore’nin eşsiz güzellikleri yerinde görülecektir.

Japonya Bilim Gezisi

 2016 Temmuz ayında 8 günlük Japonya Bilim Gezisi düzenledik.

TAF Network Yönetim Kurulu Üyemiz Aslı Karaçelik‘in aşağıda bulunan Japonya Bilim Gezisi yazısını keyifle okuyabilirsiniz.

Japonya gezimizin ilk gününde Ueno bölgesini kapsamlı sayılabilecek seviyede gezme imkanı bulduk. Bölgenin silüeti üzerinde ciddi seviyede etkisi olan Ueno Park doğal güzelliği, büyüklüğü ve içerisinde çok fazla aktiviteye imkan veren farklı lokasyonlardaki mağaza/hobi alanı/tapınaklar ile gerçekten de görülmeye değer bir yer.

Ueno Park arazisi içerisinde bulunan ve 1882den bu yana  Japonya’nın en eski hayvanat bahçesi olma ünvanını taşıyan Ueno ZOO ise görülmeye değer bir başka nokta. Yaklaşık olarak 15 hektarlık alana kurulmuş olan bu hayvanat bahçesi kutup ayısından kaplana,pandadan zebraya kadar 464 farklı türden 2600 hayvanı bünyesinde barındırmakta. Aye-Aye yada Pallas kedisi gibi endemik türlerin sayısı da oldukça fazla.

Ueno Park arazisine dahil son özerk alan ise Tokyo Metropolitan Art Museum. Ağırlıklı olarak Japon yerel sanat anlayışının hakim olduğu müzenin hemen girişindeki  My Sky Hole 85-2 光と影 isimli eser ise postmodern etkilerin bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Bir sonraki durağımız ise  Electric City  olarak da adlandırılan Akihabara oldu. Burayı farklı günlerde hem gece hem gündüz gezdiğimiz için geceki muhteşem renkli haline de gündüzkü adeta elektronik pazar haline de şahit olduk. Burası için akla gelebilecek her türlü elektronik aletin bulunduğu bir teknoloji cenneti desek yeridir. Ancak Akihabara’da alışveriş imkanları elbette sadece elektronikle sınırlı değil, ihtiyaç duyulan her şeyin nispeten ucuz olarak temin edilebileceği bir bölge burası. Mağazaların arasında neredeyse her kültüre ait restoranlara rastlamak da mümkün –sonrasında çokça gördüğümüz-  Game Centre lara rastlamak da. Game Centre lar günün neredeyse her saatinde kalabalık olmakla birlikte, Japonların özellikle iş sonrasındaki uğrak mekanlarından  diyebiliriz.

İlk  günlerde belki de en zorlandığımız konu  yemekti. Tavsiyeler doğrultusunda Akihabara’da epey Türk Restoranı olduğunu öğrendikten sonraysa keyfimize diyecek yoktu. Akihabara’da en fazla şubesi olan ve oradayken bizi leziz yemekleri ile MC Donalds’ın pençesinden kurtaran Star Kebab’a ve diğer tüm Türk Restoranlarına buradan tekrar teşekkürlerimizi iletiyoruz, sizlere minnettarız.

Günün sonuna doğru yaklaşırken görmek istediğimiz diğer bir yer de Tokyo Imperial Palace idi. Japonya İmparatoru’nun Tokyo’da bulunan resmî ikametgâhı  muazzam bir arazi üzerine inşa edilmiş görkemli bir yapı.Japonya’nın genelinde gördüğümüz yoğun yeşil alan ve bol su burada da başrollerdeydi. Turistlerin oldukça ilgi çekici  bulduğu saray arazisi Pazartesi ve Cuma günleri dışında her gün 09:00-17:00 saatleri arasında gezilebilmektedir.

Günün son durağı ise görkemli duruşuyla bizleri mest eden Sky Tree oldu. Başta 610m yüksekliğinde  inşa edilmesi planlanan  bu kule daha sonra 634m yüksekliğinde inşa edilerek Dünyanın En Yüksek Yayın Kulesi ünvanıyla Guinness Rekorlar Kitabına girmiştir. Sky Tree görsel olarak muazzam bir yapı olmakla birlikte birçok televizyon ve radyo kanalı için de yayın kaynağıdır.

İkinci gün rotamızı Kyoto’ya çevirdik. Tokyo’dan Kyoto’ya gidiş-dönüşümüzde Japonların meşhur icadı Shinkansen’i ilk defa deneyimledik. Shinkansenler hızlarına göre 3 gruba ayrılmış halde hizmet vermektedir. Bizim kullandığımız orta hızlı olan Hikari olmakla birlikte diğer iki tür Nazomi ve Kodama’dır.(JR Pass in Nazomi’lerde kullanılmadığını belirtmeden geçmeyeyim)

Hikari’nin ortalama hızı 300km civarında olduğundan Tokyo’dan Kyoto’ya  2saat 15dk gibi kısa bir sürede varmış olduk.  Kyoto’da ilk durağımız Arashiyama bölgesi oldu. Yürüme mesafesindeki yerleri keyifle adımlarken tabi ki yeni lezzetleri denemekten de geri durmadık. Arashiyama’da adım başı denk geldiğimiz dondurmacılardan birinde yeşilçaylı dondurmayı denedik. Grup beğenmek konusunda ikiye bölünse de birbirimizden çok da uzaklaşmadan Tenryu-ji Tapınağına doğru yol aldık.

Dünya Mirası Listesinde de yer alan ve Kyoto’nun en büyük Zen tapınağı olan Tenryu-ji nin kendisinden çok bahçesi ile büyülendikten sonra en keyifli adımı atmak için tekrar yola koyulduk. Beklenen an gelmiş ve bisiklet kiralamıştık. Önce çok merak ettiğimiz Bamboo Grove u gezdik. Devasa Bamboo lar arasında dolaşırken tabi ki Türklüğümüzü bir kenara bırakmayıp ‘Bisikletle Girilmez’ uyarılarına aldırış etmeden ormana bisikletlerle daldık. Bamboo Grove için  inanılmaz bir doğal  güzellik diyor ve kesinlikle görülmesi gereken yerler arasında sayıyoruz. Bisikletle epey gezdiğimiz Arashiyama için ise hem fikir olduğumuz konu oldukça sakin,doğal ve rahat bir bölge olduğu.

Üçüncü günü de Kyoto’ya ayırıp önceki gün göremediğimiz yerler için bir rota oluşturduk ve yola koyulduk. İlk durağımız Kyoto International Manga Museum idi. Buradaki geziden çıkardığımız tek sonuç insanların çılgınlık seviyesinde Manga bağımlısı olduğunu anlamaktı. Burada isterseniz manga satın alabiliyor isterseniz de raflarda beğendiğiniz bir kitabı katlardaki okuma salonlarında okuyup tekrar yerine koyabiliyorsunuz.

Müze sonrasındaki durağımız bisiklet kiralamak için rastgele uğradığımız Ryokan Watazen Oteldi. Kiralama işlemi sırasında kendi aramızda konuşurken Japon Otel görevlisinin bizle Türkçe konuşmaya başlaması karşısında epey şaşırdık. Konuştukça işin rengi ortaya çıktı; meğer görevli aslında bir arkeologmuş ve İzmir’de bir süre arkeolojik çalışmalar  yapmış bu süreçte de kendi deyimiyle ‘’çat-pat’’ Türkçe öğrenmiş. Bu güzel tesadüfün mutluluğuyla bisikletlerimize atlayıp Kyoto Imperial Palace a doğru yola koyulduk.

Kyoto’da bisikletle gezmenin en güzel yanı zamandan tasarruf ederken daha fazla yer görebiliyor olmaktı. Bunun bilinciyle yolu hep uzatmak üzere çevirdik pedalları. Saray arazisinde en çok göze çarpan farklılık ise içinde halkın dinlenmek/kafa dinlemek/hatta küçük çapta piknik yapmak  vs. amacıyla kullanabileceği yeşil alanların varlığıydı. Aynı zamanda diğer tapınaklara nazaran küçük sayılabilecek ebattaki Budist Tapınakları da arazinin farklı lokasyonlarında varlığını sürdürüyordu.

Saray sonrasında rotamızı Nanzen-ji Tapınağına çevirdik. Oldukça uzun ve yorucu bir bisiklet yolculuğu sonrasında tepelik bir arazide bulunan tapınağa yaklaşmışken bir Japon hanım kızımızı durdurup İngilizce olarak tapınak girişinin nerede olduğunu sorduk, hanım kızımız eliyle girişi gösterdikten sonra ‘’heaa şuraymış işte’’ diye kendi aramızda konuşurken Japon kızımız birden ‘’Evet evet giriş şurada’’’ demesin mi. İkinci bir Türkçe konuşan Japon’la karşılaşma şokunu kısa sürede atlatıp, Japon kızımızın ‘’size eşlik edeyim’’ teklifine hayır demeden tapınağa doğru pedalladık.

Bu arada bir yandan yol alıyor bir yandan da hanım kızımızın gayet akıcı Türkçe’sinden Türkiye hakkındaki fikirlerini dinliyorduk. Kendisi tamamen ilgisi olduğu için Japonya’da kursa giderek Türkçe öğrenmiş, sonrasında Türkiye’ye ziyaretlerde bulundukça Türk arkadaşlar edinmiş. Şimdi senede 1-2 kez Türkiye’ye geliyor, özellikle yaz aylarında Ege’de olmayı seviyormuş. Kendisine teşekkür edip ayrıldıktan sonra Nanzen-ji  epeyce gezdik.

Bu tapınak da diğerleri gibi oldukça görkemliydi. Farklılık olarak gördüğümüz şeyler ise çok fazla giydirilmiş heykele ve mezar taşlarına rastlamaktı. Nanzen-ji’den sonraki durağımız ise yine bir tapınaktı:Fushimi İnari.Tapınakta çok fazla tilki heykeli görünce başta pek bir anlam verememiştik. Sonradan öğrendik ki; ağzında bir anahtar bulunan bu tilki heykellerinin, kötü ruhlardan koruduğuna ve ağızlarındaki anahtarın da bir pirinç ambarı anahtarını temsil ettiği düşünülerek bereketin korunmasını sağladığına inanılıyormuş.

Dördüncü gün yaklaşık olarak 5 saatlik bir shinkansen yolculuğuyla Tokyo’dan Hiroşima’ya geçtik. Listemizde yer alan Hiroshima Peace Memorial Museum/ Atomic Bomb Museum u görmek için yola koyulduk. İlk olarak,  düşen atom bombasından direkt etkilenen binanın çevresini gezdik.Bu yapı Japon halkına yaşadıkları  felaketi hatırlatmak amacıyla düzenli olarak restorasyon görüyor ve bu müze sayesinde Japonların geçmişten ders çıkararak geleceğe yön vermesi gerektiği vurgulanıyormuş.Ancak bunu yaparken bir Amerika nefreti beslenmemesi ilk koşul olarak görülüyormuş, bu sebeple de ismi barış anıtı olarak belirlenmiş. Bu bilgilendirme sonrasında kafamızda oluşan karışıklık yaklaşık 1 saat sürecek olan Atomic Bomb Museum kısmını gezerken kısmen giderilmiş oldu.

Müze girişinde gönüllü bir rehberle tanışıp tura hepbirlikte devam ettik. Müzede yaşanan o felaketten geriye kalan maddi/manevi her şey sergilenmekte. Müzede hem patlama sonrasında kıyafetlerden her türlü malzemeden imal edilmiş birçok eşyaya kadar zarar gören tüm materyaller sergileniyor hem patlama anı ve sonrasını anlatan mini belgeseller gösteriliyor hem de rehberiniz size İkinci Dünya Savaşı öncesi/sırası/sonrası Japonyası hakkında  kapsamlı bilgiler veriyor.

İlginç olan şey ise yaşanan felaketi yıllar sonra bile ilk günkü kadar net hatırlayan Japon toplumunun Amerika’ya bakış açısı. Müzeyi gezerken kendi aramızda ‘’rehber neredeyse iyi ki Amerika bize bomba attı diyecek,insan hiç mi kin gütmez,bu nasıl bir Amerika sempatisi’’ diye konuşurken rehber gerçekten de ‘’İyi ki bomba atıldı,bu sayede 2.Dünya Savaşı sona ermiş oldu’’ dedi dayanamayıp ‘’hiç mi kin duymuyorsunuz’’ diye sorduk ve rehberimiz ’’asla kin duymuyoruz, hem o zamanlarda bomba sonrası halk kıtlık çekerken Amerikalılar yanlarında getirdikleri çikolataları bize ikram ettiler’’ dedi.Ne diyelim,insan gerçekten hayret ediyor.

Japonya’ya gelince mutlaka uğranması gereken bir yer olduğunun altını kalın kalın çizmek isteriz,zira bizi en çok etkileyen yerdi.Hiroşimadan sonraki durağımız Osaka’ydı. Tren saatleri sebebiyle ne yazık ki Osakanın sadece gecesine şahit olabildik.Dotonbori ve Namba en çok tavsiye aldığımız yerlerdi. Dotonbori tam ortasından geçen kanal ve ışıl ışıl binaları ile gerçekten de –Japonya için bile- oldukça  farklı  bir muhitti.

Beşinci gün ilk durağımız T.C. Tokyo Büyükelçiliği idi. Burada Büyükelçi ile görüşüp projemizi anlattık, Japonya hakkında fikir alışverişinde bulunduk, kendilerinin tecrübelerini dinledik, bizler görüşlerimizi belirttik ve uzun sayılabilecek bir aradan sonra ilk kez Rize çayı içtik.

Bu görüşmenin hemen ardından da Uzak Doğu Kültür Ateşesi ile görüşüp kendisine hem projemizden bahsettik hem de genel olarak Uzak Doğu ülkeleri  hakkında tüyolar aldık.

Resmi geziler sonrasında Tokyo’nun ünlü ‘crossing’ine şahit olmak için Shibuya’ya geçtik. Kalabalık ve çok hareketli olan bu bölge de mutlaka görülmesi gereken yerler arasında yer almalıdır. Alışveriş ve eğlencenin daha ön planda olduğu Shibuya aynı zaman da iş hayatının da kalbi denebilecek bir konumda bulunuyor. Coca-Cola ve Microsoft gibi birçok şirketin Japonya’daki yönetim ofisleri bu bölgede yer almaktadır. Shibuya’daki Takeshita Dori (Takeshita Caddesi) de görülmesi gereken yerlerden bir diğeri. Oldukça kalabalık ve canlı olan bu cadde aslında sıra sıra mağazalardan oluşan bir alışveriş bölgesi niteliğinde. Nispeten ucuz sayılabilecek bu bölge aynı zamanda gençlere yönelik kafelerle de donatılmış durumda.

Akşam saat 7-8 olduğunda mekanlardan patır patır dökülen Japon gençlerini görmek  mümkün. Bunun sebebiyse ailelerin çocuklara yönelik uyguladığı sabit ve kesin kurallar(eve giriş saati gibi). Meşhur Hachiko hikayesinin yaşandığı metro istasyonu da Shibuya metro istasyonudur.Bu sebeple metro girişinde bir Hachiko heykeli karşılar sizi.

Altıncı gün Tokyo Metropolitan University’de Mekatronik alanında doktora çalışmalarına devam eden Evrim Kurtoğlu ile görüştük. Kendisinden Japonya’da lisans sonrası eğitim hakkında tüyolar aldık. Japonya’da yaşam şartları, lisans üstü burslar, kabul süreci vb. konuları detaylıca ele aldığımız görüşmede Metropolitan Universitesinin her iki kampüsünü de ziyaret etme imkanı bulduk.Kendisisyle yaptığımız röportajı  en yakın zamanda sizlerle paylaşacağız.

Yedinci ve son günümüzde de University  of  Tsukuba’da Moleküler Biyoloji ve Genetik alanında doktora çalışmalarına devam eden Mustafa Korkutata ile görüştük. Kendisi, International Institute for Integrative Sleep Medicine’da dünyaca ünlü bir Tıp Doktoru olan ve Endothelin ve Orexin  adındaki iki önemli molekülün kaşifi Prof.Dr. Masashi Yanagisawa ile birlikte çalışma fırsatını yakaladığı için şanslı hissettiğini belirtiyordu. Prof.Dr. Masashi Yanagisawa ile tanışınca biz de ona hak verdik. Hatta Prof.Dr. Yanagisawa ile yaptığımız söyleşi sonrasında biz de kendimizi şanslı hissetmeye başladık. Mustafa Korkutata ile yaptığımız röportajı da sizlerle en yakın zamanda paylaşacağız.

*Bu yazıyı TAF Network Yönetim Kurulu Üyesi Aslı Karaçelik kaleme almıştır.